Ben hiç dedikodu yapmam, gıybetten de nefret ederim. Bu cümleyi hayatınızda kaç kez duydunuz ya da daha dürüst olalım, kaç kez bizzat kurdunuz. Muhtemelen sayısını hatırlamayacağınız kadar çok. Ancak ne gariptir ki, insanlığın ortak platformlarda buluştuğu, kahve fincanlarının devrildiği, mesaj gruplarının hararetlendiği o anlarda dönüp dolaşıp geldiğimiz yer hep aynıdır: Bir başkasının hayatı, kusurları ya da kararları.
Peki, dinlerin yasakladığı, ahlakın yerdiği, herkesin ayıp diyerek burun kıvırdığı bu sinsi eyleme neden mıknatıs gibi çekiliyoruz. Niye gıybet yaparız?
Sorunun cevabı aslında düşündüğümüzden çok daha derin psikolojik ve sosyolojik katmanlar barındırıyor. Gıybet, en yalın tanımıyla, bir insanı gıyabında, duyduğunda hoşlanmayacağı şeylerle anmaktır. Çoğu zaman bunu bir sohbeti koyulaştırma ya da zararsız bir eğlence maskesi ardına saklarız. Oysa gıybetin arkasında ciddi bir ego savunma mekanizması ve derin bir özgüvensizlik yatar. Bir başkasının hatasını, başarısızlığını ya da kusurunu masaya yatırdığımızda, bilinçaltımızda kendimizi daha kusursuz daha başarılı ya da daha doğru hissederiz. Yani başkasını aşağı çekerek, kendi yerimizi yukarı taşımaya çalışırız. Bu, tamamen sanal bir tatmin duygusudur.
Bir diğer neden ise toplumsal kabul görme ve bağ kurma arzusudur. İnsan, doğası gereği bir gruba ait olmak ister. Ortak bir düşman ya da ortak bir eleştiri nesnesi bulmak, o an masada oturan insanları birbirine sinsi bir bağla yaklaştırır. Bak, biz ondan daha iyiyiz hissi, geçici bir aidiyet yaratır. Ancak bu bağ son derece çürüktür. Çünkü çok iyi biliriz ki, bugün bizimle başkasının gıybetini yapan kişi, yarın bir başkasıyla bizim gıybetimizi yapacaktır.
Gıybet, iletişimsizliğin ve yüzleşme korkusunun da bir ürünüdür. Bir insanın yüzüne söyleyemediğimiz eleştirileri arkasından konuşarak içimizi rahatlatmaya çalışırız. Bu durum zamanla toplumdaki güven duygusunu zedeler, sinsi bir güvensizlik iklimi yaratır. Kul hakkına giren, dostlukları bitiren, insan onurunu zedeleyen bu alışkanlık, adeta kendi iç dünyamızdaki boşlukları başkalarının hayatlarıyla doldurma çabasıdır.
Gıybet, aslında başkalarından ziyade bizimle ilgilidir. Ne zaman birinin arkasından konuşmaya yeltensek, aslında kendi içimizdeki bir eksikliği, bir kıskançlığı ya da bir öfkeyi ele veriyoruzdur. Başkalarının hayat hikayelerini didiklemeyi bırakıp kendi hikayemize odaklandığımızda, aynaya daha cesur bakabildiğimizde gıybete de ihtiyacımız kalmayacak. Çünkü asıl mesele başkalarının ne yaptığı değil, bizim o başkalarında neyi aradığımızdır.