Zafer Partisi GİK Üyesi Uzman Dr. Cihan Kolip, yaptığı yazılı açıklamada Türkiye'nin çoklu krizlerle narkoz altında bir süreçten geçtiğini belirtti. Siyasi aktörlerin çelişkili tutumlarını ve Meclis’teki kritik oylamaları eleştiren Kolip, Sakarya seçmenine çağrıda bulunarak "Hafızamızı kaybetmeden hesap sormalıyız" dedi.
Kolip, açıklamasında şunları kaydetti:
"Ameliyat olmuş yakınlarınızdan duyduğunuz hikâyelerden birini sizlerle paylaşmak istiyorum.
Özellikle sezaryen ameliyatları sırasında, hastaların ameliyat esnasında salondaki personelin konuşmalarını duyduklarını, hatta bazen acı hissettiklerini; ancak entübe edilmiş ve narkozun etkisi altında oldukları için tepki veremediklerini duymuşsunuzdur.
Bu istenmeyen durum, bazı hastalarda aylarca, hatta yıllarca sürebilen ciddi psikolojik travmalara neden olabilmektedir.
Doğal olarak bu tür hikâyelerden etkilenen hastalarımız, ameliyat öncesinde bizlere hep aynı soruyu sorarlar:
“Ameliyat sırasında asla uyanmak istemiyorum. Uyanmam, değil mi?”
Şimdi gelin, bu soruyu ülkemizin bugün yaşadığı tabloya uyarlayalım.
Türkiye, uzun zamandır çoklu krizlerin içinde adeta ağır bir narkozun etkisindeymiş gibi yaşıyor.
Krizler bir anda değil; yavaşlatılmış, alıştırılmış ve toplumun tepkisizleştirildiği bir sistematik içerisinde önümüze geliyor.
Devlet krizi…
Tek adam rejimi, liyakat ilkesinin terk edilmesi, tarikat ve cemaatlere bölüştürüldüğü iddia edilen kurumlar ve devlet yönetimindeki kurumsal yapının zayıflaması…
Ekonomik kriz…
Artarak devam eden hayat pahalılığı, yüksek gıda enflasyonu, açlığın, yoksulluğun ve işsizliğin giderek kanıksanması…
Milli birlik krizi…
Ötekileştirilen insanlar, örselenen hukuk devleti anlayışı ve birbirimize olan güven duygumuzun her geçen gün biraz daha zedelenmesi…
Mülteci ve demografi krizi…
Milyonlarca sığınmacı ve düzensiz göçün, ülkemizin demografik yapısı üzerindeki etkilerine ilişkin artan endişeler…
Bütün bunlar yaşanırken toplum olarak bazen ameliyat masasındaki hasta gibi davranıyoruz.
Gözlerimiz açık olabilir.
Kulaklarımız duyuyor olabilir.
Canımız yanıyor olabilir.
Fakat tepki veremiyoruz.
Çünkü yıllardır süren ekonomik, sosyal ve siyasal baskılar karşısında yaşananlara alışıyor; olağanüstü olanı olağan, kabul edilemez olanı kabul edilebilir görmeye başlıyoruz.
Asıl tehlike de burada başlıyor.
Çünkü bir toplumun başına gelebilecek en büyük felaketlerden biri yalnızca yoksullaşmak veya özgürlüklerini kaybetmek değildir.
Bunlara alışmaktır.
Mevcut iktidarın sandıkta kaybetmesi hâlinde Türkiye’nin nasıl bir tabloyla karşı karşıya kalacağını bugünden düşünmek zorundayız.
Bu ülkeyi içine sürüklendiği krizlerden, ekonomik darboğazdan ve kurumsal çöküşten çıkarabilecek kadroları, projeleri ve liyakat anlayışı olan siyasi hareketleri iktidara taşımak; bana göre şehitlik ve gazilik mertebesinden sonra taşıdığımız en büyük vicdani sorumluluklardan biridir.
Hatta bu, hepimiz için bir vatan borcudur.
Siyasetin içinde, aileden miras kalmadan, siyaset ilmi okumadan, gayrimeşru hiçbir yapı ve düşüncenin biat kültürüne ait olmadan,
Sadece ülkeme ve Türk milletine vefa borcunu ödemek amacıyla bulunan bir kardeşiniz olarak sizlere vereceğim en önemli tavsiye şudur:
Asla takım tutar gibi parti tutmayın.
Bir siyasi partinin yalnızca söylemlerine değil; kadrolarına, liyakat anlayışına, geçmişte yaptıklarına ve Türkiye’yi ağır krizlerden çıkarabilecek somut projelerine bakın.
Araştırın.
Sorgulayın.
Kararınızı aklınızla ve vicdanınızla verin.
İşte o zaman benim siyasette nerede ve neden bulunduğumu da çok daha iyi anlayacaksınız.
Toplumun adeta uyuşturularak ameliyat masasına yatırıldığı bir dönemde,
Sevr antlaşmasının yıl dönümü olan 10 Ağustos 2026 tarihinde çerçeve yasa oylamasında 467 milletvekili “Evet” oyu vermiştir.
Burada sorulması gereken çok önemli bir soru vardır:
2023 yılı milletvekili seçimlerinde bazı muhalefet partilerine;
“Bebek katilini affedecekler, teröristleri dışarı çıkaracaklar, belediye sayaçlarını bu teröristler okuyacaklar.”
gibi söylemlerle seçmenden oy istendi.
Peki bugün aynı siyasi aktörlerin söz konusu düzenlemeye “Evet” oyu vermesi, dün seçmene söyledikleriyle bugün yaptıkları arasında bir çelişki oluşturmuyor mu?
Milletin kandırılıp kandırılmadığını sormak, bu milletin en doğal hakkı değil midir?
SAKARYA’YA DA BİR ÇAĞRIM VAR
Sakarya’nın milletvekilleri açısından da ortaya çıkan tablo sorgulanmalıdır.
Bir milletvekili “Hayır”,
beş milletvekili “Evet” oyu kullanmış; iki milletvekili ise oylamaya katılmamıştır.
Şimdi Sakarya’nın seçmenine soruyorum:
Bir sonraki seçimde sizden yeniden oy istemeye geldiklerinde, geçmişte söyledikleriyle bugün yaptıkları arasındaki farkı sormayacak mısınız?
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde alınan her kararın milletimizin geleceğini ilgilendirdiğini hatırlatmak ve seçtiğimiz vekillerden hesap sormak, demokrasiye sahip çıkmak değil midir?
Şehitlerimizin aziz hatırası üzerinden siyaset yapmak değil; onların bıraktığı vatanın geleceğine sahip çıkmak hepimizin sorumluluğudur.
Oylamaya katılmayan milletvekillerine de ayrıca sesleniyorum:
Hatay Milletvekili Sayın Adnan Şefik Çirkin, ağır sağlık sorunlarına rağmen ambulansla Meclis’e gelerek “Hayır” oyu verdiğinde siz ne hissettiniz?
Kendisine Yüce Mevla’dan sağlıklı ve uzun bir ömür diliyorum.
Çok Değerli Sakaryalılar…
Başka Türkiye yok.
Gidecek başka bir vatanımız da yok.
Bu ülke bizim.
Bu devlet bizim.
Bu nedenle umutsuzluğa, yılgınlığa ve çaresizliğe teslim olmayalım.
Sandık geldiğinde korkmadan, öfkeden uzak ama hafızamızı kaybetmeden; kim ne söyledi, ne yaptı, hangi sözünün arkasında durdu, hangi kararın altına imza attı diye soralım.
Çünkü demokrasi yalnızca oy vermek değil, verdiğimiz oyun hesabını sormaktır.
Ve artık uyanmak zorundayız.
Çünkü narkozun etkisinden çıkmanın zamanı gelmiştir.
Uyuyan milletler, ya ölür ya da köle olarak uyanır.
Uyanık bir millet olarak; aklımızla, vicdanımızla ve vatan sevgimizle Türkiye’nin geleceğine sahip çıkmalıyız.
Selam ve dua ile…"





