Hepimiz hayata pürüzsüz birer mermer blok gibi başlıyoruz. Ancak zaman, o keskin keskisiyle üzerimize inmekten hiç çekinmiyor. Kimimiz bir ayrılıkla çatlıyor, kimimiz bir kayıpla parçalara ayrılıyoruz. Bazen de sadece "hayatın olağan akışı" dediğimiz o sinsi yorgunluk, ruhumuzda görünmez kılcal damarlar açıyor.
Kırılan seramikleri çöpe atmak yerine, parçaları altın tozuyla karıştırılmış bir reçineyle birleştirirler. Sonuçta ortaya çıkan obje, eskisinden çok daha değerli ve eşsizdir. Çünkü artık bir hikayesi vardır; o "yara izleri" onu sıradan bir tabaktan çıkarıp bir sanat eserine dönüştürmüştür.
İnsan ruhu da böyledir. Kırılmayan bir kalp, aslında henüz test edilmemiş, derinleşmemiş bir kalptir.
Yaşadığımız sarsıntılar bizi zayıflatmaz; aksine, bizi biz yapan o sert köşelerimizi törpüler, empati duygumuzu besler ve bize direnç denilen o muazzam gücü kazandırır.
Kırılmak, çoğu zaman beklentilerimizle gerçeklerin çarpışmasıdır.
Duygularımız var ve incinmek, yaşadığımızın en somut kanıtıdır.
Eski bir versiyonumuzun ölmesi gerekir ki yenisi doğabilsin.
Onlar, hayatta kalma mücadelenizin madalyalarıdır.
Eğer şu an kendinizi paramparça hissediyorsanız, şunu hatırlayın Işık, içeriye her zaman o çatlaklardan sızar. Kırılmış olmanız, bozuk olduğunuz anlamına gelmez; sadece "yaşadığınız" ve "denediğiniz" anlamına gelir.
Önemli olan o parçaları nasıl birleştirdiğimizdir. Altın tozunuzu elinize alın. Kendinizi o kırık yerlerinizden yeniden inşa edin. Göreceksiniz ki, yama yerleriniz ruhunuzun en parıltılı kısımları olacak.