İnsan ilişkilerinin görünmez çelik halatıdır sadakat. Bir dostluğun, bir evliliğin ya da bir davanın ayakta kalmasını sağlayan o sessiz sözleşmedir. Ancak bu halatı kemiren, lif lif koparan çok sinsi bir kurt vardır: Şüphe.
Aynı kalpte, aynı anda hem tam bir bağlılığın hem de kemirgen bir şüphenin barınabileceğine inanmak, ateşi buzla muhafaza etmeye çalışmaya benzer. Çünkü sadakat, özü gereği bir teslimiyet ve emin olma halidir. Şüphe ise sürekli bir sorgulama, açık arama ve "acaba"larla örülü bir huzursuzluk nöbetidir.
Zehrin Bardaktaki Hali
Şüphe bir kez kalbe düştüğünde, baktığınız her manzarayı değiştirir. En içten gülümsemenin ardında bir plan, en masum sessizliğin içinde bir sır aramaya başlarsınız. Sadakat ise gözü kapalı yürümek değil, yanındakinin seni uçuruma bırakmayacağını bilmenin huzurudur.
Şüphenin olduğu yerde sadakat, artık bir erdem değil, bir stratejiye dönüşür. Kişi gerçekten bağlı olduğu için değil, "henüz bir falso yakalayamadığı" için oradadır. Oysa gerçek sadakat, kanıt aramayı bıraktığınız yerde başlar.
Bu iki duygunun bir arada olamamasının temel sebebi, beslendikleri kaynakların zıtlığıdır. Sadakat güvenle beslenir; köklerini geçmişteki güzel anılardan ve karakterin sağlamlığından alır. Şüphe korkuyla beslenir; gelecekteki olası bir ihanetin önlemini alma çabasıdır.
Birine "Sana sadığım ama sana güvenmiyorum" demek, "Seni seviyorum ama her an arkamı döneceğini bekliyorum" demektir. Bu, ruhu yoran bir ikiliktir. Şüphe, sadakatin üzerine çekilmiş kara bir perdedir; perde varken manzaranın güzelliğinden bahsetmek imkansızdır.
Hayat, her an tetikte yaşanacak kadar uzun değil. Sadakat, insan ruhunun dinlenme duraklarından biridir. Eğer bir ilişkide şüphe, masadaki üçüncü sandalye haline gelmişse, orada sadakat valizini çoktan toplamış demektir.
Unutmamak gerekir ki ,sadakat bir bütündür, parçalanamaz. Yarım sadakat, tam bir şüphedir. Ve kalbimiz, bu iki ağır yükü aynı anda taşıyacak kadar geniş değildir. Ya birinden vazgeçeceğiz ya da diğerinin altında ezileceğiz.