İnsan artık yaşamak için değil, yetişmek için yaşıyor. Daha çok kazanmak, daha yukarı çıkmak, daha fazla görünmek, herkesten bir adım önde olmak… Hayat, sonu gelmeyen bir yarış pistine dönüşmüş durumda. Üstelik kimsenin bitiş çizgisinin nerede olduğunu bilmediği bir yarış bu.
Bir makam yetmiyor, daha büyüğü isteniyor. Bir başarı sevindirmiyor, bir sonrakinin hesabı yapılıyor. Elde edilen hiçbir şeyin tadı çıkarılmadan yenisinin peşine düşülüyor. Çünkü hırs, doydukça sakinleşen bir duygu değil; beslendikçe daha fazlasını isteyen bir açlık.
Asıl mesele, insanın ne kadar yükseldiği değil, yükselirken kendinden ne kadar vazgeçtiğidir.
Bugün başarıyı ölçerken kazandıklarımızı sayıyoruz da kaybettiklerimizi görmezden geliyoruz. Uykusuz geceleri, ertelenen mutlulukları, ihmal edilen dostlukları, ailemizle geçiremediğimiz zamanları… Bir gün dinlenmeye fırsat bulacağımızı, bir gün kendimize döneceğimizi, bir gün her şeyin yoluna gireceğini söylüyoruz. Oysa o bir gün geldiğinde, dinlenmeyi bile unutmuş oluyoruz.
Çünkü bitmeyen hırs, yalnızca bedeni yormuyor; insanın içindeki huzuru da kemiriyor.
Daha acısı, bu tükenmişliği çoğu zaman başarı sanıyoruz. Yorulmayı çalışkanlık, kendini ihmal etmeyi fedakârlık, her şeyi kontrol etmeye çalışmayı güçlülük olarak görüyoruz. Oysa insanın her şeye yetişmeye çalışırken kendine yetişememesi, çağımızın en sessiz yenilgilerinden biri.
Bir de başkalarıyla kıyaslanma meselesi var. Birinin yükselişi kendi yolculuğumuzu değersizleştiriyor, bir başkasının sahip oldukları elimizdekileri yetersiz gösteriyor. Sosyal medyanın vitrininde herkes kazanıyor, herkes ilerliyor, herkes mutlu görünüyor. Biz de kendi hayatımızın mutfağındaki dağınıklığa bakıp başkalarının vitriniyle yarışıyoruz.
Sonra neden yorulduğumuzu anlamıyoruz.
Oysa herkesin yolu, yükü ve varacağı yer farklı. Başkasını geçmek uğruna kendi hayatını ıskalayan insan, kazandığını sandığı yarışın gerçek kaybedeni olabilir.
Çünkü her yükseliş başarı, her yorgunluk emek, her kazanım da mutluluk değildir.
Elbette hırsın kendisi düşmanımız değil. İnsanı geliştiren, harekete geçiren, sınırlarını aşmasını sağlayan bir tutku da olabilir. Ancak hedefler hayatımıza yön vermek yerine hayatımızın tamamını ele geçiriyorsa, artık bizi ileriye taşıyan bir güçten değil, bizi tüketen bir esaretten söz ediyoruz demektir.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi: Gerçekten başarılı olmak mı istiyoruz, yoksa başkalarına başarısız görünmekten mi korkuyoruz?
Bu iki sorunun cevabı arasında koca bir hayat var.
İnsan bazen daha fazlasını kazanmak için değil, elindekilerin kıymetini yeniden anlayabilmek için durmalı. Her davete yetişmek, her fırsatı değerlendirmek, her mücadeleyi kazanmak zorunda olmadığını hatırlamalı. Çünkü bazı kapıları açmamak da bir tercihtir; bazı yarışlardan çekilmek de bir güç göstergesidir.
Hayat, sürekli kendimizi kanıtlamak zorunda olduğumuz bir sınav değil. Bazen hiçbir şey başarmadan geçirilen sakin bir gün, en büyük kazanımımız olabilir.
Unutmayalım; hırs bize zirveyi gösterebilir ama oraya hangi bedelle çıktığımızı her zaman söylemez.
Ve insan, herkesten önde olmayı başardığında bile kendine çok uzak düşmüşse, gerçekte ne kazanmıştır?
Belki de çağımızın en büyük başarısı, daha fazlasına sahip olmak değil; sahip olduklarımızın arasında kendimizi kaybetmemektir.
Çünkü hayatın sonunda kaç kişiyi geride bıraktığımız değil, bu yolculukta kendimizden ne kadarını koruyabildiğimiz önemlidir.
Her şeyi kazanmak uğruna kendini kaybeden insanın, kazandıklarının tadını çıkaracak hâli kalmaz.